​ Ağlama çocuk... / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Temmuz '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Ağlama çocuk...

Ağlama çocuk...
 

İş çıkışı, tüm bezginliklerimizi yüklenmiş ağır adımlarla ilerliyoruz şehrin sıcaktan kavrulan sokaklarında. Yanımda Seda var. Onun da benden pek bir farkı yok. Tüm bezmişliğini sırtına yüklemiş, dudaklarına "ben iyiyim, iyi olmalıyım" diyen eğreti bir gülümseme yerleştirmiş. İkimiz de bu yaz sıkıntısını yok sayarak havadan sudan konuşuyor, ağır ağır yürüyoruz.

Onu kaldırımın tam ortasında dururken görüyorum. Tek başına durması dikkatimi çekiyor. Olsa olsa 4 yaşında. Arkası dönük öylece duruyor. O kadar ufak ki kısa pantolonu neredeyse ayak bileklerine iniyor. Yaklaşıyoruz ve farkediyorum ki hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Eğiliyorum o küçük yüzü ağlamaktan kızarmış. gözlerinden akan yaşlar yüzündeki toza karışıp yol yol izler oluşturmuş yanaklarında. Minik elleri ile gözlerini ovalıyor. Sarı saçlarını okşuyorum ve soruyorum: "Ne oldu? Neden ağlıyorsun?" Hıçkırıklar içinde annesini kaybettiğini söylüyor. Seda'ya bakıyorum, onun yüzü de karmakarışık olmuş. Şaşkın şaşkın etrafa bakıyoruz. Annesinin fazla uzaklaşmış olamayacağını tahmin ediyorum. Seda'ya dönüp: "Annesi mağazalardan birine girmiş olabilir mi acaba?" diyorum. Bir kaç mağazaya göz atıyoruz ama telaşla çocuğunu arayan bir kadın görünmüyor ortalıkta. Çocuğun yanından ayrılmıyoruz. Onunla birlikte bekliyoruz annesini. Bir adam geliyor yanımıza. Bize ne olduğunu soruyor. Kısaca anlatıyorum durumu. Çocuğa eğilip birşeyler soruyor. Adam da bakınmaya başlıyor etrafa. Hem annesini arıyorum hem de öfkeme hakim olmaya çalışıyorum. Bu kadar küçük bir çocuğu nasıl kaybetmiş olabileceğini anlayamıyorum. Elini bırakmış olmalı. Ama bunu nasıl yapar? Nasıl bu kadar rahat olabilir? Hepimiz ne yapacağımızı bilmez bir şekilde bakınıp duruyoruz etrafa. Elinde bir külah dondurmayla başka bir adam daha geliyor yanımıza. Dondurmasından küçük ısırıklar alarak merakla soruyor. Diğer adam ona olan biteni anlatıyor. Kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar. İlk gelen "Belediye anons merkezine mi götürsek? Anons yaptırır, annesini buluruz." diyor. Hepimiz birbirimize bakıyoruz. Sonradan gelen adam kararsız bir sesle "götürelim" diyor. Kim götürecek diye herkes birbirine bakıyor. Belediye 5 dakika mesafede. Ama sorun uzaklık değil. Çocuğu yanımızda tutmanın sorumluluğundan çekiniyoruz. Annesinin nasıl biri olduğunu bilmiyoruz. Bizi çocuğunu kaçırıyor sanma olasılığı var. Ona durumu açıklayıp açıklayamayacağımızı, bizi anlayıp anlamayacağını bilmiyoruz. Ama çocuğu bu şekilde bırakmaya da hiç birimiz razı olmuyoruz. Sonradan gelen adam tüm bu kararsızlık bulutunu yırtarak "Ben götürürüm" diyor. Çocuğa eğilip elini uzatıyor. Çocuk elindeki dondurmaya bakarak ağlamaya devam ediyor. Elini uzatıyor. Adam dondurmayı çocuğa veriyor. "Adam tam suçlu görünümüne kavuştu." diyorum Seda'ya eğilip. Görüntü gerçekten böyle. Hiç tanımadığı bir adamın elinden tutmuş kayıp bir çocuk, çocuğun elinde adam tarafından verilmiş bir külah dondurma. "Çocuğun annesi ben olsam bu görüntü kaşısında kesinlikle çocuğumu kaçırdığını düşünürdüm." diye geçiyor aklımdan. Adam ve çocuk ilerliyorlar arkalarından bakıyoruz. "İnsanlara ve iyiliğe olan güvenimiz nasıl da zarar görmüş" diyorum kendi kendime. "Herkesi potansiyel suçlu sayıyoruz."

Seda ile yola devam ediyoruz. Ama ayaklarımız bir ileri gidiyor bir geri. Aklımızdan aynı şey geçiyor. Yüzüne bakıyorum Seda aklımdan geçeni dile getiriyor: "Yahu Fulya abla bu çocuğu bu adama nasıl güveneceğiz. Ya onu kaçırırsa?" Aklımızdan binlerce felaket senaryosu geçiyor. Geri dönüp adamla çocuğun peşine takılıyoruz. Adamın çocuğu Belediye'ye götürdüğünden emin olmadan içimiz rahat etmeyecek. Araya mesafe koyup peşlerine düşüyoruz. Bir an kalabalık içinde gözden kayboluyorlar. Panikle hızlanıyoruz. Bir anda adamın çocuğun annesini bulduğunu görüyoruz. Bir kaç kadın çocuğu alıyorlar adamdan. Çocuğun annesinin yüzünde ne panik ifadesi ne de minnet ifadesi var. Kaygısız bir gülümseme yerleşmiş kadının yüzüne. Belli ki çocuğu görene kadar onun kaybolduğunun farkında bile olmamış.

Geri dönüyoruz. Seda da ben de rahatlamış bir şekilde yürüyoruz. Seda çok kızgın. Bir annenin nasıl böyle olabaileceğini anlayamadığını söylüyor. Haklı. Bunu ben de anlayamıyorum. "Bizim aile mi çok korumacı yoksa annelik zaten korumacı olmak mıdır?" bunu tartışıyoruz yol boyu. Ve "ben olsam..." diye başlayan onlarca cümle kuruyoruz. İkimiz de nasıl anneler olacağımız merak ediyoruz. Tek emin olduğumuz şey çocuğumuz bu şekilde kaybetmeyeceğimiz...

FOTOĞRAF: Murat Anıl
 
Toplam blog
: 408
: 1090
Kayıt tarihi
: 17.06.06
 
 

Gazetecilik okudum... Ama gazeteciliği sırf yazabilme serüvenine bir adım daha yaklaşabilmek için ok..