- Kategori
- Gündelik Yaşam
Aşk’tan da öte!

Dünyayı öğrenirken kullandığımız ilk dil, ilk sevgilimiz
Türkiye’yi medyadan takibediyorum.
Yazılı ve görüntülü, yerli ve yabancı medyadan. Buna İnternet de dahil.
Herhalde hemen hepinizin de yaptığı şey bu.
Hatta bazen öylesine dalıyorum ki okuduklarımın içine, hangi ülkede yaşadığımı karıştırıyorum.
Evin içinde sanki Türkiye’deyim, kapıdan dışarıya adımımı attığımda başka ülkede.
Bu da tam tarif değil, çünkü ayni evin içinde de durmadan ülke değiştirdiğim oluyor. Hatta odada odaya geçerken, kafamdakilerin türüne göre, bir ülkeden ötekine geçebiliyorum.
Bazen de öyle doluyorum ki Türkiye’nin bazı günlerdeki olumsuz gündemi ile, kendi kendime okuduğum, gördüğüm birçok şeylerin, aslında benim için geçerli olmadığını telkin etmem gerekiyor.
Böyle zamanlarda dışarıya çıkıp, insanlara karışıp, içinde yaşadığım kendi gerçeğimi yeniden algılamam lazım geliyor adeta. Bir uzaklaşma isteği doğuyor içimde, sanki fazla uzakta değilmişim gibi. Ama hemen arkasından, tekrar bir mıknatıs gibi çekiyor beni görüntüler, haberler, yorumlar.
Acayip bir ikilem bu. Olayların hem içinde, hem dışında yaşamak isteği. Kaçmak isteği, yanısıra delice bir bağlılık.
Ama iş lisana gelince, orada bambaşka bir ilişki var.
Bir aşk ilişkisi bu.
Bu dilin, dünyanın en güzel, en zengin dillerinden biri olduğunu düşünüyorum. İçinde ayni anlamı taşıyan, ama yine de birbirinden milimetrik farklılıklar gösteren ve değişik dillere dayanan kökleri olan çeşitli ifade tarzları ile sonsuz bir ifade olanağı barındırdığını da. Bu dili kullanarak konuşurken, hele yazarken, cümle kurarken, kelimelerle kucaklaşırken, deyimlerle yanak yanağa dansederken, aklımdan, içimden geçenleri, bu lisan içinde ifade etmeye çalışırken, başka hiçbir şeyin veremeyeceği bir mutluluğun içinde buluyorum kendimi.
Bazen bir cümleye başlıyor, anlatmak istediğim kavrama uygun elbise ararken, bir mağazanın giyim reyonunda, onlarca şeyi girip çıkaran, aynada giydiklerini tetkik eden, başka şeylerle değiştirip yeni kombinasyonlar arayan, değişik renkleri birbiriyle deneyen, beğenen, beğenmediğini tekrar değiştiren, bu arada saatlerin geçtiğini farketmeyen mutlu bir giyim düşkünü kadın gibi hissediyorum adeta.
Cümleleri kuruyor, istediğim bir ayrıntının tam dile gelememiş olduğunu farkedince, cümleleri uzatmaya, kısaltmaya, kelime ve deyimlerin yerlerini değiştirmeye, öznelerle fiillerin, tümleçlerin mekanlarını nakletmeye, fiillerin zamanlarıyla oynamaya başlıyor, ortaya çıkan yeni anlamlardan, yeni maceralara dalıyor, istediğim şeyi tam ifade ettiğime karar verinceye kadar bu çok sevdiğim oyunu sürdürüyorum.
Her yazı böyle çıkmıyor tabii. Bazen de, ilk yazıldığı şekliyle, tabiri yerindeyse “cuk” oturan ifadeler oluyor. Öyle olduğunu düşünürsem, onlara dokunmuyorum, olduğu gibi bırakıyorum.
Ama işin en güzel tarafı, kafadaki fikirlerin, kelimelere dönüşmesi esnasında geçen süre. O arayış, o çeşitli denemeler, neticede o kavramların, doğru ifadelerle kucaklaşması esnasında duyulan büyük tatmin duygusu.
Sonradan kaç lisan öğrenirse öğrensin, kaç lisanda kendini ifade edebilirse etsin insan, ilk öğrendiği, içinde ilk cümlelerini kurduğu dille arasındaki o çok özel ilişkinin yerini, başka hiçbir dille ilişkisinde tesis edemiyor bir daha. Bir ikinci, ya da üçüncü lisanı, bütün incelikleriyle anlayabilir ve kullanabilirsiniz. Ama o ilk diliniz, onunla aranızdaki o özel aşk ilişkisi, onunla o sevişmeleriniz, ne yaparsanız başka dillerde gerçekleşmeyecektir artık.
Bu açıdan, aslında insanın ana diliyle olan o çok özel bağı, aşktan da öte birşey olmalı.
Nice aşklar görmedik mi, yara alan, biten, kaybolan, izi bile kalmayan?
Ya da eskiyen, aşınan, şekilsizleşen, şekil değiştiren, zayıflayan za da obezleşen?
Ana dil ise, zaman zaman yabancı kelimelerin istilasına uğrasa da, bazen uyduruk kelimelerle doldurulup yozlaşır gibi gözükse de, aramızdaki bağın hep ilk günkü yoğunlukta kaldığı o yegane sevgili değil mi?