- Kategori
- Gündelik Yaşam
Askıda...

Foto: Şok Gazetesi
Bir ülkede:
Yöneticiler korunuyorsa, o ülkede hem “eşitsizlik” hem de “adaletsizlik” vardır.
O ülkenin sokaklarında ”dilenci” varsa, o ülkede “adaletsizlik” zirvededir, derler.
Belki doğrudur, belki de yanlıştır.
Bu sözlerin, doğru olup olmadığını işin uzmanlarına bırakmak lazım.
Benim bildiğim tek gerçek var.
Oda şu; “eğer dilencinin cebinde, dilenciye para verenin cebimdeki paradan daha fazla bir para” çıkıyorsa, burada daha büyük bir “acayiplik” ve “eşitsizlik” var demektir.
Adam dilenci; cebinde ikibin TL. Şişli’de apartman, firmada otobüs.
Adamın hayatı; gizliden “lüx hayat”, bizimkisi “öküz hayat.”
Bu çarpık duruma, ister “adaletsizlik” ister başka bir şey deyin.
Gerçek şudur ki; “kimin varlıklı, kimin fakir olduğu belli değil, günümüzde”
Vicdanımızı rahatlatmak için, kime yardım edeceğimizi bilemiyoruz.
Fakir olup ta kendini belli etmeyen onurlu insanlar, fakir görünüşlü zengin insanlar… Maskeyle dolaşan ikiyüzlüler… Şimdiki dünya böyle.
İhtiyacı olmayan, ”Yeşil Kartlılar.”
“İman ile paranın kimde olduğu belli değilmiş” derler ya.
Kısacası: ”Kimin eli, kimin cebinde belli değil.”
Ne imanın yeri belli, ne de paranın.
Veli belli değil, deli belli değil. Zengin belli değil, fakir belli değil.
Yürüdüğünde izi belli olmayan, yeşil-mavi-kırmızı-pembe… kartlılar…
**
Gerçekten acayip bir memleket olduk.
Apandist ameliyatı için para bulamayan insanlar…
Dünyanın en pahalı otomobilini alan insanlar…
Kitap kalem parası bulamayanlar…
Akşam yemeğine Paris’e gidenler…
Oniki bin dolara çanta alanlar…
Çöpten çanta dolduranlar…
Açıkta yatanlar, evsizler, yurtsuzlar…
Zengin çocukları… Duygusuz… Şımarık ölümler…
Kimliği olmayan genç kızlar… İntiharlar…
Sıkı sıkı hayata tutunan, fakir gençler…
Bizim ülkemizde bu çelişkiler, uçurumlar alabildiğince çok var.
Bu çelişkilerin sonunda, uçuruma yuvarlanan insanlar, yitip giden değerler…
En kötüsü:
“Altta kalanın canı çıksın.”
“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.” Mantığında yaşam felsefesi, kanser gibi sarmış her yeri.
**
Birkaç yıl önce bir davranış biçimi doğdu ülkemizde.
“Askıda çay.”
İlk olarak Çanakkale’de bir kahveci başlattı, (Yanılmıyorsam) bu akımı.
Bir çay içiyorsun kahvede, paran varsa iki çay parası bırakıyorsun. Parası olmayana, ”askıdan” bir çay veriliyor.
Güzel değil mi? Harika bir yardımlaşma usulü.
Bu akım iyi tuttu. Lokantalarda, ”askıda yemek.” Fırınlarda, ”askıda ekmek.”
Parası olmayan gidiyor, alıyor ekmeğini “askıdan.”
Aç olan gariban, gidip yiyor yemeğini “askıdan.”
Askıdan garibanlar yararlanırsa çok güzel.
Ya birde fırsatçı sahte askıcılar (!) çıkarsa ortaya. Askıları koparıp atarlar ya da yeni askılar eklerler her yere.
Askı işi beleşçilerin beslenme kaynağına döner. Garibanlar yine ortada kalır.
Askıyı idare eden dikkatli olmalı. Askıda kesinlikle ”şov (gösteri ve reklâm)” yapılmamalı.
Sosyal adaletin olmadığı, işsizliğin en büyük sorun olduğu her yerde böyle çareler aranır.
“Denize düşen yılana sarılır.”
Denize düşüldüğünde yılana sarılmak yerine, önceden yüzme bilmek (öğrenmek) daha iyi değil mi?
Böyle geçici çözümlerle (askı gibi) bir yere kadar idare edilebilir.
Ya sonrası ne olacak?
**
Benim bildiğim askıya; ceket, gömlek, palto ve benzeri eşyalar asılır.
Şimdilerde; ekmek, yemek ve çay asıyorlar.
Bakalım ileri ki günlerde ne asacaklar askılara.
**
Aslında bizim gelenek ve göreneklerimizde yardımlaşmanın çok güzel örnekleri vardır.
Biz komşumuzun bize ikram ettiği bir tabak yemeği aldığımızda, tabağı geri iade ederken güzelce temizleriz ve de içine tuz koyup öyle iade ederiz. Bizde boş tabak iade edilmez.
Belki de; bir tutam tuz, bizde “bereketi” temsil eder.
“Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir.”
**
Doğal afetlerde; depremde, selde… Belki de bizim kadar yardıma koşan bir millet yoktur. Bizler vatandaş olarak karşılıksız yardımlaşmayı çok severiz. Bilmediğimiz, adını duymadığımız ülkelere bile karşılık beklemeden yardım ederiz.
Bu yardımların örnekleri çoktur.
“Veren el, alan elden üstündür, ” sözü. Bizim hayat felsefemizdir, Türk milleti olarak.
**
Bir gerçek daha var ki; “yapılan yardımların kötü niyetli insanların eline geçmemesi, kara bir leke gibi alnımıza sürülmemesi.”
Hepimiz biliyoruz ki, 17 Ağustos depreminde, depremzedelere yapılan yardım malzemelerini çalanlar, depremde ölenlerin paralarını, ziynet eşyalarını talan edenler, uzaydan gelmedi. Depremden beş sene sonra, gömdükleri paraları çıkarıp paylaşamayanlar oldu. Gazetelerde okuduk.
Yapılan yardımların, ”askıda” doğru durması ve ihtiyacı olanlara dağıtılması çok önemli.
Yardımı askıya asan ve de askıdan alan mutlu olmalı.
**
Çeşit çeşit, “askılar” var.
Filistin askısı gibi, boyumuzu uzatmasın bu işler…
Her askı, her ağırlığı çekmez.
Şimdi bu “askı modası” ile gariban insanları doyurup “sevap” kazanacağız. Ya da bu askı işiyle beleşcilerin, tembellerin sayısını çoğaltacağız.
“Armut piş, ağzıma düş” meraklısı tembelleri ve fırsatçıları da unutmamak lazım.
İnşallah hayırlı olur.
Askıda asılı kalmayız.
Zira her önemli işi askıya alıp, askıda unutmayı çok severiz bizler.
Baharla birlikte askıya astığımız palto kış gelince aklımıza gelir. Hatırlarız bir de gider bakarız.
Ne askı kalmış, ne de palto.
Askıyı doğru kullanın.
Askıda kalmayın.
**
28.01.2009 tarihli, ŞOK Gazetesi’nin haber alt başlığı.
“Yoksula bile bir ekmek veremez hale geldik.”
Kriz, “askıda ekmeği” de vurdu. Fakirlerin ekmek alabilmesi için yıllardır sürdürülen uygulamayı kriz vurdu. Vatandaş kendisi için bile ekmek alamaz hale geldi.”
“Askı’da” koptu.
Yazdığım yazıda, askıdan düştü.