​ Hissiyat / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '12

 
Kategori
Deneme
 

Hissiyat

Mavi gözleriyle gökyüzüne baktığında hangisinin daha mavi olduğunu söylemiyordum bile. Sarı saçları güneşe benizyordu. Dudaklarının yan kıvrımları sürekli espri yaparcasına muzipti. Boyu 1 m 64 santim; kısa sayılırdı. Vücudunda en beğenmediği yerin göğüsleri olduğunu söylerdi. Ve en çok da ayaklarını beğenirdi. Taklit emeye çalıştığı bir Emel Sayın vardı kadın olarak. Bunun dışında tamamıyla özgündü. Öyle ki her bir kıyafeti kendi dizan etmişçesine. Bir oğlak burcuydu; derinlikli, zeki, yaratıcı ve yönetici. Onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Yemekhaneden ofise gifiyordum. Yandan üçgen bir yırtmacı olan uzun bir etek giymişti kahverengi üzerine altin rengi karoları olan. Ayaklarında da nefret etmeme karşın terlik. Ama ne yalan söyleleyim ona çok yakışmıştı. Etek içine paketlenmiş gibiydi. Böylelikle kalçası zenciler gibi dışarı patlamıştı. Göz göze geldiğimizi hatırlıyorum.

Bir gün serviste yanıma oturmuştu. Konuşmayı ilk o başlatmıştı. Ve ilk sorusu yaşım olmuştu. Niye sorduğunu bilmeme rağmen yalan söylemedim. Evet aramızda tam tamına 4 yaş vardı. Biz çocuklarla gezmiyoruz demişti. Ben de cevaben ancak dedim, onların yaşını soruyorsunuz ama! Konuşma böyle sonlanmıştı. Yaklaşık 25 km yan yana sesiz-sessiz oturmuştuk. Ben de nahoş bir kızgınlık hali.

Bugünden tam 5 ay sonra Taksim'de Mac Donalds'da kız arkadaşımla otururken masaya oturmak isteyecek kadar yüzsüzdü. Bizi tanıştırmayacak mısın demişti. Hay hay demiştim. Bu Arzu, bu da A........ Peki başka ne biliyordum hakkında? Evet bir de yaşını... Hiç durmadan gevezelik etti, ne Arzu'yu, ne de beni hiç konuşturmadı. Ve öyle ki Arzu'ya dönüp sizi bir yerlerden gözüm ısırıyor, yoksa THY'de mi çalışıyorsunuz? Yo hayır ben Avusturya'da okuyorum. Ancak babam THY'da çalışıyor... Peki babanız kim? Ben devreye girdim. Bu kadar detayın onu ilgilendirmediğini söylemiştim buz gibi. Çünkü Arzu benim başkanımın kızıydı ve bizi babası tanıştırmıştı. Bu gibi detaylar özel kalması gereken ayrıntılardı.

Bu olaydan sonra ne zaman beni görse bana selam verdi. Ben ise pek oralı olmadım. Ancak cesaretine hayran kalmıştım. O günler kadınların beni şımarttığı dönemlerdi. Çevremde her kadının bende öyle ya da böyle gözü olduğunu biliyordum. Yaşça yaşlı kadınlar bana ablalık yapmak için sıraya girmiştiler, gençleri randevu almak için. Babaları bile kızlarını bana getiriyorlardı. Tıpkı filmlerdeki gibi... Ben de hakkını veriyordum hayatın. Mesaiye sabah 08.30''da başlayıp en erken 20:00'de bitiriyordum. Sonrasında bu randevüleşmelerin birine takılıyor sabahın 3'üne kadar eğleniyordum. Arkasından yepyeni bir gün daha... Bir tek annem çok mutsuzdu bu durumdan. Beni haftada bir-iki kez görebiliyordu. Hem İtalyanca kursuna, hem de bilgisayar kursuna gitmekteydim. Anlayacağınız çok yoğun ama içerik olarak dopdolu bir hayatım vardı. Karın kaslarımdan da son derece memnundum o zamanlar. Her Cumartesi basketbol oynamaya gidiyordum. Evet böyle bir hayattı benimkisi. Kokteyllerde müdürlerim gelip en renkli kravatı giymelerine karşın yine de benimkinin yanında ne kadar sönük kaldığından bahsediyorklardılar. Evet sevilmek hem de böylesi, özgüvenimi artırıyordu hayata yeni atılmış bir kişi olarak.

Bilgisayar kursunu en son katılan 2 kişi olarak onunla aynı sırada oturyordum derslerde.. Bana gülümsemeye başlamıştı. Artık  ikimiz de gruplarımızı birleştirme kararı almış, 20 kişilik bir grup olmuştuk. Grubun 2 ele başı vardı; biri o, biri ben. Zıt yönlere çekiyor ve her seferinde didişiyorduk. Her münazarada kavga edercesine tartışıyorduk ve her seferinde biribirinden hayal kırıklığına uğramışçasına ayrılıyorduk. Bir gün dedi ki biz hep kavga etmek zorunda mıyız? Yo hayır tabi ki değil. O günden sonra ikimiz de yumuşadık. Arkadaş ve dost olduk. Münazaraları geride bıraktık. Birbirimize fikirlerimizi anlatmaya başladık. Hem o, hem de ben can kulağıyla dinliyorduk birbirimizi. Ve bir gün kurs çıkışı Birsen ve beni evine çağırdı. İşte o an, o eve aşık oldum. Sanki evi ben bulmuş ve döşemişçesine, sanki benimmişçesine bir duygu hissettim. O kadar yoğun bir duyguydu ki bir türlü sıyrılamadım o gece bu duygudan. Neredeyse hiç konuşmadım. Birsen'e anlatıyordu evin hikayesini. Ben kendimi terasa attım. İstanbul avuçlarımın içerisindeydi. Tüm gece Cihangir'den İstanbul'u seyrettim. Sadece bir ara karpuz yemek için içeriye girdim. O gece ayrıldıktan sonra Birsen güzel bir ev değil mi? A...'da o kadar göründüğü kadar kıl biri değilmiş... Evet onun bundan sonraki adı Sarıtüy. Haklısın kıl değil... Anıl senin aklın nerde? Çok yoruldum bugün Birsen herhalde oksijen çarptı. Sana birşey diyeyim mi? İddiaya girerim ben bu kızla çıkacağım... Mümkün değil Anıl! Suratına bile bakmaz o... İddiasına var mısın? Varım...

Tanrım bana bir bahane daha yarat ki o eve, yuvama gideyim. Orası onun değil, kesinlikle benim evim. Ne olursun?

Eve gitmek üzere dolmuşa binecektim ki karpuzcudan karpuz aldım. Tamı tamına 8 kg ve ne yapacağımı bilemiyorum? Bana gelsene dedi telefondaki ses. Ama bu saatte olur mu? Anıl yarın Cumartesi...

O gece yine ben efsunlanmışçasına hiç konuşmadım. Karpuzumun karşılığını bana bir yemek ziyafetiyle geri ödedi. Ali Nazik yaptı bana benim kocaman hayretli bakışlarım arasında. Saat 3'e kadar o anlattı ve ben dinledim. Gerçekte benim için önemli olan o evdi o anlarda. Bir ara televizyona bakarken ikimiz de sus-pus olduk. Jack Nickolson cadılardan birisini yatağa çağırıyordu. Bu film sahnesinden sonra hiç konuşmadan filmi izledik. Ve ben sabaha doğru ayrıldım. Sadece el hareketi...

Gerisi arkası yarında!

ANIL

 
Toplam blog
: 631
: 293
Kayıt tarihi
: 10.04.11
 
 

Eric'i külden yarattım. Tamamıyla benim eserim. Söyleyeceği çok sözü, söylemek istediği az sözü. ..