​ KIZ VE BALIK / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '21

 
Kategori
Öykü
 

KIZ VE BALIK

KIZ VE BALIK

Kelkit, Yeşilırmak’ın en bereketli kolu olmayabilir. Ne Fırat gibi gürül gürül ne Murat gibi deli deli akıyor. Yayıldığı düzlüklerde uslu, tırmandığı yokuşlarda güçlü, fışkırdığı kuytularda asi oluyor. Tıpkı suyuyla var ettiği Yeşilpınar köyündeki küçük Zehra gibi. Parlak Zühre yıldızının adıdır onu adı. Köyün en küçüğüdür Zehra. Çarşı pazar bilmez. Dağ tepe dolanırken nasıl haşarıysa el içinde öyle ağırbaşlı öyle sıkılgandır. İnsana yabani, doğaya aşinadır. Bozkırlarda, çalılıklarda, pelitliklerde önünde duramazsınız. İlla o koca tepenin zirvesine varacak inat etti mi. Ot yolmaya gider kimi zaman anasıyla. Babasının buyurduğu her işe de koşar. Ama şehre git, bakkaldan iki ekmek iste desen sesi sıkışır yüreğinde, iki laf edemez. Öğretmeni onu bazen sınıfın önünde şiir okumaya çıkarır. Son sesinle bağır Zehra derse kulağına, Zehra avazı çıktığınca bağırır, hiç utanmaz orada. Görevdir çünkü bağırmak. Gel gelelim arkadaşları arasında ona haksızlık eden olsa sesi çıkmaz, canını yaksalar sessiz sessiz iç çeker, gözleri dolar yine de şikâyet etmez. Şikâyet etmeyi bilmez. Çünkü başka türlü olabileceğini bilmez.

Yazın sonunda bir gün, sabah erkenden uyandı Zehra. Anası evin işine koştururken o fundalığa doğru koştu, serin sabah yelinin yüzüne çarptığını duya duya. Derenin kenarına gelince orada oynayan çocukları gördü. Derenin içindeki taşlara çıplak ayaklarıyla basa basa geziyorlar, derede yüzen balıklara bakıyorlardı. Dizlerine kadar ıslanmışlardı. Zehra’nın gelmesiyle oyunlarına ara verdiler. Şevket, göz etti Cem’e. Zehra, diye seslendi sonra:

  • Bak, balık yakalıyoruz gelsene sen de!
  • Olur, gelirim.
  • Ama sen kızsın, beceremezsin, boş ver gelme!
  • Niye beceremeyecekmişim, bal gibi de yakalarım.
  • Öyle mi var mısın yarışa?
  • Varım tabii!
  • İyi, geç şöyle, bir saatte en fazla balığı yakalayan kazanır.

Zehra pijamadan bozma pantolonunun paçalarını sıvadı. Terliklerini çıkardı ve taşlara basa basa derenin ortasına dek geldi. Su yarım metreyi geçmiyordu bu düzlükte. Taşların üstünü yeşil yeşil yosunlar sarmıştı, bastığı yer kayıyordu. Bu şer çocukların arsında kaysa da düşse ne gülerlerdi ona. Küçük parmaklarını pençe gibi kıvırarak daha sağlam durmaya çalıştı. Arada bir dengesini yitirecek gibi olduğunda elleri kolları havada cambaz gibi uçuştu. Çömelince daha kayım durduğunu fark etti. Çöktü iyice. Elini buz gibi suya daldırdı. Ayaklarıyla ellerini kısa süre sonra bu kesici soğuktan hissetmeyeceğini biliyordu. Sızının geçmesi için arada sırada ellerini ovuşturuyor, koltuk altlarında ısıtıyordu. Taşların altlarında birkaç balığın kımıldandığını gördü. Elini uzatıp açık yeşilli bir tanesi tutacak gibi oldu ama avucunu yummasıyla balığın parmaklarını arsından kayıp gitmesi bir oldu. Az ötede Şevket bir tane yakalamıştı bile. Gevrek gevrek güldü, tuttuğu balığı havaya kaldırdı:

  • Senin benim gibi balık tutabilmek için kırk tekne ekmek yemen gerek!
  • Hiç de bile, tutarım!
  • Tutamazsın, sen kızsın, bu erkek işi!

Artık cevap vermedi Zehra. Öfkeli öfkeli baktı yalnızca. Evet,  kız idi. Peki, neyi eksikti Şevket’ten? Okulda ondan çok parmak kaldırıyordu. Öğretmenin sorduğu soruların cevaplarını Şevket çoğu zaman bilemez, kafasını omuzlarının arasına gömer, boynunu eğer beklerdi. Şimdi olduğu gibi gevrek gevrek gülseydi ya öğretmen ona çarpım tablosunu sorarken. Kaç kere öğretmen 4 kere 8 diye sorduğunda fısıldayarak cevabını sormuştu Zehra’ya. O zaman böyle yukarıdan yukarıdan konuşmuyordu hiç. Şimdi dönmüş balık yakalayamazsın, diyordu.

Elinin üstünden pırıldayarak akan suya baktı. Yosunların kokusunu içine çekti. Dere, ileride daha büyük taşların arasından daha derin akıyordu. Büyükler balık yakalamaya hep o taşlara giderdi. Zehra kararlı doğruldu. Kıyıya çıkıp derenin derinleştiği yere kadar yürüdü. Şevket önce kaçıyor sandı.

  • Pes mi ettin Zehra?

Zehra ona cevap vermeden yirmi otuz metre ilerideki koca taşlı yerden dereye girdi. Şevket niyetini anlamıştı:

  • Dur Zehra, orası çok derin! Düşersen götürür seni, girme oraya!

Buradaki taşların kenarları da daha keskindi. Taşlar ayaklarını çiziyor, buz gibi su kesikleri daha çok sızlatıyordu. Ellerinin ayaklarının büyük gayretiyle derenin ortasına dek geldi. Suya daha kolay eğilebileceği yassı bir kayanın üzerinde durdu.

  • Kayanın dibi balık kaynıyor, diye bağırdı.

İşte oradaydılar. Açık sarı, tok sarı boz bulanık tatlı su balıkları koca kocaydı, kımıl kımıldı. Elini daldırdı, en kocamanı kaydı yine hızlıca.

  • Sizi hınzırlar, şimdi görürsünüz. Hadi beni mahcup etmeyin şu gubarık ( şımarık) Şevket’e

Şevket olduğu yerde çakılmış kalmış Zehra’yı izliyordu. Yüreği ağzındaydı, yutkunuyordu. Ben de gitsem diye düşünüyor, o boğazda boğulanların hikâyelerini hatırlıyor, vazgeçiyordu.  Cem arada bir:

  • Zehra, delilik etme, koca delikanlılar boğulur orada, geri dön, diye sesleniyordu.

Zehra onları duymuyor gibiydi. Tüm dikkatini balıklara vermişti. Su öyle berrak akıyordu ki dipteki çakıllar bile uzanılacak mesafedeydi sanki. Kenarda büyüyen salkım söğütlerin kökleri kayaların arasına dek uzanmıştı. Birine tutunarak suya inebilse daha rahat tutabilirdi balığı. Birini gözüne kestirdi. Neredeyse iki karış uzunluğundaydı bu boz balık. Uyuyor gibi hareketsizdi. Diğerleri onun etrafında dönüyor ama ona dokunmuyorlardı. Bu en büyüklerini yakalarsa Şevket’i geçmiş olabilirdi. Taşın çıkıntı yapan köşesinden tutarak eğildi ve hızlıca suya daldırdı elini. Fakat balık kımıldamadı bile. Su çok daha derindeki balığı yakında göstermişti ona. Kayanın biraz daha alt ucuna inmeden balığa ulaşamayacağını anladı. Ayakları suya girecek kadar kayadan aşağı kaydı. Sol eliyle de yanındaki taşın sivri köşesini tutuyordu. Dikkatini toplayarak elini bir kere daha daldırdı. Yine yakalayamadı ama balığa yakın bir seviyeye kadar olan suyu dalgalandırdığı için olacak balık bir saniye şaşkınlığa kapılmış gibi irkilip çevik bir şekilde Zehra’nın oturduğu kayanın altına doğru yüzdü. Şimdi sadece yavaş yavaş salladığı kuyruğu görülüyordu.  Artık kayalara dolanmış söğüt köklerine tutunarak suya girmekten başka çaresi kalmamıştı. Sağındaki kayaya dolanmış bilek kalınlığındaki kökü gözüne kestirdi. Uzanıp ona basarsa bir eliyle de oturduğu kayanın bir tarafından tutunabilirse ve ihtimal boyunu geçen suya bir saniyeliğine dalıp çıkabilirse bu iş tamamdı. Sol ayağını korka korka suya daldırırken soğuğun nefesini kestiğini hissetti. Titreye titreye, nefes nefese söğüdün köküne basmayı başardı. Öyle soğuktu ki dişlerinin birbirine vurmasına engel olamıyordu. Sağ ayağını, sol ayağının yanına dikkatlice indirdi. Yüzü az önce oturduğu kayaya dönüktü şimdi. Soluğunun ciğerlerine girişini ve çıkışını kontrol edememek onu çok zorluyordu. Derin derin solumaya çalıştı. Beyninin kafasının içinde soğuduğunu düşünüyordu. Başı zonkladıkça gözleri kararacak gibi oluyordu. Eğilip bir daha balığa baktı. Boz balık hâlâ aymaz bir biçimde kuyruğunu sallıyordu.  Gözünü ondan ayırmadan tüm bedenini suya daldırdı. Binlerce çivi bedenine saplanıyordu. Elleri soğuktan şişmiş gibi hissizdi. Gözleri soğuktan yanıyordu ama bereket versin su çok berraktı ve boz balığa ulaşması an meselesiydi.  Kayanın altına doğru girdiği için geri çıkması veya sağa sola gitmesi de çok zordu balığın. Zehra elinin parmaklarını mümkün olduğunca açarak balığa uzattı. Çevik bir hareketle çırpınmaya vakit bırakmadan tam kuyruğunun başlangıç noktasından sımsıkı tuttu. Bir çırpıda sudan çıkmak için doğruldu. Su boyunu geçiyordu. Hemen sağ eliyle kayaya tutunamazsa çıkamayacaktı. İçini telaş sardı. Bir an kurtulamayacağını düşündü. Elini kayaya sürterken bir çıkıntıya denk geldi. Tutunup bedenini yukarı itti. Başını sudan çıkardı ama tutunacak başka bir köşe bulamıyordu. 

  • Zehra, uzat elini, dedi Şevket.

Zehra’nın elini tutup kayanın üstüne doğru çekti. Balık hâlâ Zehra’nın elindeydi. Sırılsıklamdı; parmakları, burnu, yanakları mosmordu. Çenesi zangır zangır titriyor, dişleri birbirine vuruyordu. Saçlarından, üstünden başından kristal damlalar güneşte ışıldayarak dökülüyordu.  Boz balığı Şevket’e uzattı. Kızarmış gözlerini onun gözlerine dikerek:

  • Yakaladım, boz balığı yakaladım Şevket, dedi. Bir daha bana sen kızsın, yapamazsın demeyeceksin!

Balığı şevketin kucağına attığı gibi bir çırpıda kayalar üstünde sekerek dereden çıkıp uzaklaştı. Şevket elinde balıkla onun arkasından bakakaldı.

 

 

 

 
Kayıt tarihi
: 30.05.17
 
 

Yaşam bize sunulmuş bir armağandır. Kıymetini bilelim. Okuyarak, yazarak, paylaşarak çoğaltalım ömr..