​ Mona Bölüm - 3 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

03 Nisan '15

 
Kategori
Öykü
 

Mona Bölüm - 3

Mona Bölüm - 3
 

Binlerce yıl ötelerdeki bir gelecek...


Kuzey Amur’luların alışkanlıkları
Güneyli Dara’yı çileden çıkarıyor.
Sahneye çıkan Gölgeliler alacaklarını alıyor.
Aydınlık önderlerinin etkileri ise dikkat çekiyor.
 
“Kitap dedikleri bir klasörü eskiden beri koruyorlarmış”
 
Odove Zena kıtalarını neredeyse içine alabilecek büyüklükteki Amur’un kutba yakın olan kuzey bölgesinde Mona’nın gölgesi ile birlikte henüz bir dengeye oturmamış ekosistem[1] ve gaddar “Gölgeliler” hâkimdi. Bu olgular, nüfusu kıtanın aşağılarına itiyordu. Kuzey Amur’un ılıman iklim kuşağına giren yerlerindeki nüfusun artış hızı ve kalitesi şirket yönetimlerini kaygılandırmaya başlamıştı; katı kurallarını daha ne kadar sertleştireceklerdi? 
 
Ilıman iklim bölgesinin batı sahillerine yakın bir açık hava eğlence merkezinin müzik eşliğindeki ışıkları zifiri karanlığı delercesine yayılıyor, Mona’nın iç karartıcı silüetini zaman zaman görünür kılıyordu. Bu merkezlerde her türlü egoyu tatmin edebilecek eğlence türlerine herhangi bir sınırlama getirilmemekteydi. Merkezin sahibi Yunk, havuzun etrafına serpilmiş minderlerde arkadaşları ile birlikte hoşça vakit geçiriyordu. Yüksek bir platformdaki grup şovu eğlencenin dozajını körüklemekte ve herkesi coşturmaktaydı. Yunk’un oğlu Tuvan ile onun kız arkadaşı Dara, bu günkü programa Yunk’un konuğu olarak davet edilmişti.
 
Kuzey Amur’lular, Dünya nimetlerinden pervasızca yararlanmayı, diğer bölgelerdeki insanları da sömürmeyi ve kendilerine benzetmeyi yaşam tarzı haline getirmişlerdi.  Sayıları giderek artan bir kısım gençlerin yükselttiği itirazlar, tabulaştırdıkları bu değer setlerinin taşlarını oynatmaya başlamıştı. Birçok ileri gelen savunma refleksi gösteriyorsa da umulmadık kişilerde bile bocalamalar ve arayışlar kıpırdamıştı bir defa. Güney Amur’lu annesinin yönlendirmesi ile eğitimini Odo’da tamamlayan ve babası Fermi’nin yakınında olmak için Kuzey Amur’da iş arayan Dara bu gençlerden biriydi. Yunk’un Güney Amur’daki eğitimini yarıda kesen oğlu Tuvan ise babası gibi bu akıma direniyor, onun işleri tıkırında giden mesleğini sürdürmeye çalışıyordu.
 
Yunk, oğlunun yeni girişimini duymuş, merak etmişti: “Oğlum, göller bölgesinde bir yarışma düzenleyecekmişsin; nedir, biraz anlatır mısın? Belki destek sağlayabilirim.”
 
“Bir tür av turnuvası... Konusu; bölgede bulunan her türlü hayvanı, orada yapılabilecek ilkel araçlarla avlamak. Hayvanlar, zorluk derecesine göre sınıflandırılacak. Bir hafta sürecek av sonunda en yüksek puan toplayan üç kişi, örneğin senin merkezinde bir ay istediği gibi eğlenebilecek. En düşük puanlı üç kişi ise bir sonraki turnuvada av olacak.  Yarışmacılara dışarıdan hiçbir şey verilmeyecek.”
 
Bunları işiten Dara’nın tüyleri diken diken oldu; çok şaşırmıştı. Böyle bir yarışmanın katliam olduğunu söylemek istedi; kızgınlığından, uygun sözcükleri bulmakta zorlanıyordu. Tuvan’la kuzey Amur’da babası Fermi’nin ofisinde tanışmış; onun sınır tanımayan egoizminin yaydığı güçlü enerjinin çekimine kapılmış, abayı fena halde yakmıştı. Arkadaşlığının ilerlemesi halinde dipsiz bir karanlığa doğru itileceğini son günlerde daha çok hissediyordu. En nihayet dayanamadı:
 
“Bu turnuva düpedüz zalimlik... Neyimizi tatmin etmeye çalışıyoruz? Değerlerimizin bu kadar paçavra edilmesini hazmedemiyorum… Bölgede sayısı artan zararlı hayvanlarla sınırlı bir turnuva olsa, hadi neyse!”
 
Bu çıkışı Tuvan’ı etkilememiş gibiydi: “O değerler, Güney Amur’da bana da öğretilenler arasında idi. Bunlar ne insanın karnını doyuruyor ne de egosunu tatmin ediyor. Bunu senle daha önce de tartışmıştık… Nasıl olsa günün birinde toprağa karışacağız. Gücümüz varken yaşamın zevklerini tatmak hakkımız değil mi Dara?”
 
“Ya o karışacağın toprağın bir de ötesi varsa!”
 
“Ötesi berisi de neymiş? Sanki cezalandırılacakmışız gibi konuşuyorsun bi tanem!” 
 
Yunk yatıştırma ihtiyacı duymuştu:  “Kızım, anlıyorum ama bir de şöyle düşün:   Gölgeliler bir taraftan kanımızı ve malımızı sömürürken, zayıflardan kazandıklarımızla gücümüzü, eğlenerek moralimizi yüksek tutmak zorundayız. Başka türlü nasıl ayakta kalabiliriz ki?” 
 
Bu konuşmalar, yakındaki minderlerde sere serpe oturan kız arkadaşları ile hoş vakit geçiren bir konuğun ilgisini çekmişti. Kupasındaki alkollü sıvıyı yudumlayarak, Güney Amur’daki bir anısını yayvan sözcüklerle anlatmaya koyuldu: 
 
“Hey Yunk! …Sen hiç rastladın mı bilmiyorum. Şu, tüm bölgelere yayılmış olan ve kendilerine “Aydınlık Önderleri” diyen küçük guruplar var ya! İşte onlardan biri ile geçen yıl Güney Amur’da bir şirketin açılış resepsiyonunda tanıştım, aynı masaya düşmüştük. Yemek süresince bir yığın şeyler anlattı, çoğunu hiç anlamadım. Güya her şeyi yaratan biri varmış; öldükten sonra diriltecek ve hesaba çekecekmiş. Buradaki yaşamımız bir sınavdan ibaretmiş. Tüm yaratılanları sevmeli, zulmün gücü yerine hakkı hâkim kılmalıymışız. Daha bir sürü gizemli sözleri arasından bunları hatırlıyorum. Tahmin ediyorum bu söylemler Dara gibi gençlerin kafasını bulandırıyor,  bana göre hepsi süslü ve boş laf.”
 
Yunk, “Onlara hiç rastlamadım ama duymuştum. Üzerinde durmaya değmez, yararsız ve anlamsız söylemler.   Diğer bölgelerde de fazla yandaş bulduklarını zannetmiyorum,” diyerek cevap verdi. 
 
Bu sırada merkezin dışından gelen ışın silahlarının cazırtılı sesleri ve haykırmalar eğlenenleri bir anda dondurdu. Açık hava merkezi koruyucu bir enerji kalkanı ile örtülmüştü.  Güvenlik personeli can havli ile Gölgeliler’in uçan araçlarını avlamak için silahlarının başına geçti. Dışarıda ise, bulundukları yeri yöneten bir Kuzey Amur şirketinin savunma güçleri ile Gölgeliler’in alışılmış çetin kapışması başlamıştı.  Eğlencelerini kesmek zorunda kalan davetlilere çok uzun gelen birkaç dakika, yerini korku dolu bir sessizliğe bıraktı. Gölgeliler, her zamanki gibi alacaklarını almışlardı...
 
* * *
Güney Amur’un, doğal yaşam kulübü tarafından korunan, yeşili, suyu ve hayvanları bol, ılıman iklimli bir bölgesiydi. Dara’nın annesi Mira, kulübün üyesi olduğu için, beş yüz metre yükseklikteki nano-kompozit kolonlarla örülmüş dev piramit yapısına asılı konutlardan birinde oturmaktaydı. Çevre dostu santraller, konutların enerji ihtiyacını karşılarken havadaki karbondioksit fazlalığını da oksijene dönüştürebilmekteydi. 
 
Mira, haftalık ihtiyaçlarını gidermek için bir alışveriş merkezinde dolaşıyordu. Sepetini tıka basa doldurmuş, un reyonunun önünde beğendiği markayı arıyordu. İçinde faydalı doğal katkılar olan bu unla kendi ekmeğini yapmak onun hobisi haline gelmişti. Gözünü etrafta gezdirirken NAROB’undan Dara’nın sesini işitti: “İyi akşamlar anne! Umarım iyisindir. Bu gün başımdan geçenleri seninle paylaşmak istiyorum.”  Dara, annesinin yanıtını beklemeden anlatacaklarını bir çırpıda aktarmıştı. Mira, kızına geçiştirici cevaplar vererek iki hafta sonra Güney Amur’a geldiğinde bu konuyu konuşabileceklerini söyledi. Bir taraftan akşam hazırlayacağı raporu, bir taraftan da kızının heyecanla anlattıklarını düşünerek eve gitmek üzere aracına yöneldi.
 
Mira, evinin kapısına yaklaştığında aralık olduğunu fark etti, heyecanla içeri girdi,  ortalık dağınık vaziyetteydi. Hemen, piramidin zemin katındaki güvenlik birimini aradı ama onların da haberi yoktu. Çalışma odasına geçti, ekranını açtı, dosyaları yerli yerindeydi. Güney Amur’da alışılmış olan bu tür olaylara yaşadığı piramit bölgesinde ilk defa tanık oluyordu. Biraz sakinleştikten sonra, bir gün önce hazırladığı yemeği aceleyle yiyerek tekrar ekranın önüne yerleşti, çok zaman kaybetmişti, yetiştirmesi gereken rapor dosyasını açmak istedi ama silinmişti. “Hay, Mona örtesice!” deyip parmakları sanal tuşlarda dans etmeye başladı, dosyanın yedeğini yakalamıştı. Öbürüne ne olduğunu düşünmeye vakti yoktu, Gölgeli’lerin buralara kadar uzanmış olabileceğini de aklına getirmek istemiyordu, hemen işe koyuldu...
 
Mira, Güney Amur’un bir numaralı şirketi olan MARN’nın alt kolu TENET’de iç eğitim direktörüydü. TENET, nanoteknoloji ve yapay zekâ tabanlı tıbbi cihazlar üretmekte; ayrıca, nanoteknoloji ile genetiği birleştiren ileri araştırmalar yapmaktaydı. Mira’nın direktörlüğü, TENET çalışanlarının güdülerini[2] yüksek tutmak ve kariyer gelişimlerini sağlamak için kurulmuştu. Bir kısım genç personelin “Aydınlık önderlerinin” etkisinde kalmaya başlaması TENET üst yönetimini kaygılandırıyordu. Mira’nın tamamlamaya çalıştığı rapor bu konuyla ilgiliydi. Sosyal bilimlerdeki gelişimin teknolojideki hızlı gelişime ayak uyduramaması raporunun ana temasını oluşturuyordu. Kuzey Amur’luların yozlaştırıcı etkilerini ve Gölgeliler’in yayılma eğilimindeki gaddarlıklarını da raporunun kurgusuna eklemişti.
 
Mira, raporunu sabaha karşı tamamladı. Derin bir nefes aldı, yerinden doğrulmak istedi, her tarafı tutulmuş, gözünden uyku akıyordu. Hemen bir duş aldı, hızla bir şeyler atıştırdı, raporunu üst yönetime sunmak için yola çıktı...
 
TENET’in özel toplantılar için kullandığı, canlı bitkilerle bezenmiş, her türlü donanım ve konfora sahip bir konferans salonunda otuz uzun dakika süren sunuşunu bitirmiş, nadide ikramlar eşliğinde soru – cevap faslı başlamıştı. Diğer direktörlerin soru yağmurunu kısa ve kararlı cevaplarla geçiştirdikten sonra, aynı zamanda eski okul arkadaşı olan TENET genel direktörü söze girdi:
 
“Tebrik ederim Mira! Çok iyi hazırlanmışsın, bu kadarını beklemiyordum. Biliyorsun, MARN üç ay sonra bize yeni projeler gönderecek, bir yılda tamamlamamızı istiyorlar. Bu projeler MARN’ı önemli bir kırılma noktasına taşıyacakmış ve rakiplerimizi çok gerilerde bırakacakmışız. Başarabilmek için hiçbir araç sıkıntımız yok; sadece insan gücümüzü daha iyi kullanmalıyız. Sunuşundan anladığım kadarıyla, bazı genç arkadaşlarımızın etkisinde kaldığı bu yeni akımın yararlanabileceğimiz yanları da olabilir; ama olası zararlarını mutlaka bertaraf etmeliyiz. Eylem planında buna da yer vermeni öneririm. Yalnız, önümüzde kısıtlı bir zaman var.   Seçeceğin ekiple birlikte benim yetkilerimi de kullanabilirsin. Tekrar teşekkür ederim, güzel bir çalışma olmuş. Eminim, direktör arkadaşlar da meraklarını giderdiler.”
 
Mira’nın “Gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim,” şeklindeki karşılığının hemen ardından pek tatmin olmuşa benzemeyen güvenlik direktörünün sorusu geldi: “Ben de tebrik ederim Mira! Sorularımın cevaplarını bulduysam da, bir noktayı daha aydınlatırsan sevinirim.”
 
“Nedir Efendim?”
 
“Duyduğum kadarıyla şu aydınlık önderleri “Kitap” dedikleri ve eskiden beri korudukları bir klasörün tüm dosyalarını bazı NAROB’lar üzerinden erişime açmaya başlamışlar. Ben nedense yapamadım ama raporundaki ifadelerden onlara ulaşabildiğini tahmin ediyorum, yanılmıyorum değil mi?”  
 
“Evet efendim! Şimdilik olabildiğince yararlandım.  
 
“Ben neden ulaşamadım acaba?”
 
““Kitabı” yeni nesil NAROB’lara açmışlar, sizinki eski ise değiştirmenizi öneririm.”
 
“Uyarına teşekkürler, zaten düşünüyordum, ilk fırsatta yapayım.”
 
“Yalnız dikkat edin! “Kitabın” orjinali antik bir dille yazılmış. Dosyalarda; orjinali, çevirisi, eski bilgelerin yorumları ve örnek uygulamaları ile birlikte yer alıyor.”
 
“Neden öyle yapmışlar dersin Mira?”
 
“Buna ben de takılmıştım, onlarla temas kurdum.”
 
Genel direktör, duyduklarına ilgisi giderek artıyordu, karşılarında geniş ve derin bir antik bilgi bankası duruyordu sanki. Kafasında uçuşmaya başlayan sorular heyecanlandırıcıydı, pür dikkat kesilerek sordu: “Peki, ne dediler Mira?”
 
“Orjinal dilinin de öğrenilmesini öneriyorlar. Çeviride kullanılan sözcükler bazen tüm zamanlara hitap eden asıl anlamı yansıtmakta yetersiz kalıyormuş. O zaman, yorumların ve örnek uygulamaların kılavuzluğunda orjinal metinlere yönelinmesi isteniyor.”
 
“Raporundakileri biliyorum ama yine de sorayım: Okuduklarından çıkarabildiğin ana fikir nedir Mira?”
 
Güvenlik direktörü “Siz önce davrandınız efendim, ben de şimdi benzerini soracaktım,” diyerek araya girdi.
 
Mira devam etti: “Bir şey diyeceğim ama benim çıkarımım değil; çok duygulandığım bir bilge yorumunda “Yaratılanı yaratandan ötürü severiz” deniyor.”
 
Güvenlik direktörünün rahatsızlığı yüzüne vurmuştu: “Kimmiş bu yaratan?”
 
““Allah” diyorlar, her şeyi o var etmiş, bizleri de buyruğuna uyalım diye yaratmış.”
 
Sorular, yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Toplantıdakilerin kaçında acaba bir kıvılcım oluşmuştu kim bilir. Bir süre sonra direktörler dalgın tavırlarla Mira’ya başarılar dileyerek salonu terk etti. Sanal hostes, toplantıyı destekleyen sistemleri TENET’in dinleyeni düşüncelere sevk eden nefesli enstrumanla yapılmış şirket müziği eşliğinde kapattı; ışıklar, Mira’yı beklemekteydi. O da müziğin etkisinden sıyrılarak ağır adımlarla ayrıldı...
 
 
[1] Ekosistem, Belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistem.
 
 
 
[2]Güdü, bir işi yapmak için içimizde duyduğumuz güçlü istek, motivasyon.
 
Toplam blog
: 112
: 152
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..