- Kategori
- Haber
Oyuncağı alınınca…

Takunya:Çocukluğumuzda hem ayakkabı yerine, hem oyuncak yerine kullanaırdık. Her türlü işe de yarar.
Bu gün, ben de nasıl oldu bilemedim ama ta çocukluk günlerime gittim bir anda…
O “Güzel” ama bir taraftan da her anlamda “Yoksul” olan günlerimize…
Okul döneminde sabah erken kalkar, sabah namazı vaktinden sonra, mahalle camiinde çocuklara verilen “Sabahlık” dersine giderdik. Mahalle camiinin imamı, bizlere, özellikle namazda okunması gereken sureleri ezberletir, kısa, öz ve o yaşlarda anlayabileceğimiz “İnanç” ile ilgili kısa bilgiler verirdi.
Sonra eve gelir, analarımızın hazırladığı “Un çorbasını” içer, siyah önlüğümüzü giyer, üzerine de beyaz yakamızı takardık. Bazen, yakanın uç kısmında, hangi okul olduğunu belirleyen amblemler olurdu. Daha sonra okul çantamızı hazırlardık. Okul çantası dedikse, şimdikiler gibi değil… Ya tahtadan, ya da suni deriden… Tahtadan olması tercih nedeniydi, çünkü kavgada ve kar üstünde kayarken oldukça işe yarardı. Bir de yorulunca üstüne oturdunuz mu bir şey olmazdı.
Okula, genellikle mahalle “Mahallenin çocukları” olarak önde üst sınıftakiler, arkada alt sınıflar olmak üzere topluca gidilirdi. Yolda, küçükler arasında olabilecek her hangi bir “Niza”da (Çekişme, bozuşma, kavga) büyükler araya girerlerdi.
Okul dönüşü de yine aynı görüntü içinde geçerdi.
Öğle tatilinde yemek için eve gidiş ve tekrar dönüşten sonra, akşama kadar sokakta oyun oynamak için de yeterli zamanı da bulurduk.
İşte, esas “Tantana” bu zaman içinde çıkardı mahallede…
Ya hep birlikte ya da guruplar halinde oynan oyunlarda çıkan çekişmeler, kavgalar, genellikle mahallenin çocukları arasında “Gündem” oluştururdu. Olayın boyutları eğer çok büyümemişse, aileler bu çekişme ve kavgaların dışında, ama sürekli de gözetleyicileri durumunda kalırlardı.
Yani, herkes bilirdi ki, öyle “Meydan boş” değil…
Düşünüyorum da şimdi, neydi acaba derdimiz o çekişme ve kavgaları yaparken?
Herkesin ayağında ya “Nalın” (Tahtadan takunya) ya da soğuk kuyu lastiği ayakkabısı… Bazı “Hali vakti yerindekilerin” ayağında çocuksu kıskançlıkla baktığımız iskarpin… Belki bir iki kişide, çok da değil hani…
Hepimizde de giyeceğimiz hem okul, hem de sokak kıyafeti var, her gün aynısı giyilecek. Belki bir yedeği var ya da yok…
Demem o ki, birbirimizden hiç de farklı değiliz.
Peki ya o çekişmeler, kavgalar niye idi? Bağırıp çağrışmalar, mahalleyi ayağa kaldırmalar?
Biraz düşününce buldum işin aslını…
Ne zaman ki birimiz, bir diğerimizin elinden oyuncağını aldık, işte o zaman patırdı kopardı. Bakmışınız ki kenarda bir taraftan salya sümük ağlayan, bağıran, ortalığı ayağa kaldıran, sağa sola saldıranın biri var… Ya elindeki telden arabası, ya topacı (Fırıldağını) ya da çelik-çomak oynarken “Ver ben atacağım kaleye” diyerek elinden “Çeliği” (oyundaki Küçük parça) alınmıştır.
Ortalığı ayağa kaldıranı sakinleştirmek o kadar kolay olmaz. Bazen “Oyun” biter, yarıda kalır, herkes bir kenara çekilir, küser…
Ya elinden oyuncağı alınan ne yapar dersiniz?
Onun hali, diğerlerinden daha berbat bir durumdadır. Oyuncağını geri almış, ama oyun bitmiştir. Herkes bir kenarda, ona kızgınlıkla bakarken, oyuncağı elinden alınana verilen ceza, bir süre oyunlara alınmamaktır.
Bu günlere dönüp bakınca, görüyorum ki çocukların bu türden bir derdi yok… Beraber, topluca oynayacakları mahalle oyunu kalmadı çünkü…
Onların yerine “Büyükler” oynuyorlar.
Oyun sahaları ise tüm Türkiye coğrafyasını kapsıyor.
Almışlar ellerine bir “Çelik-çomak” atıp duruyorlar… Bir o başa, bir bu başa.
Bu günün oyuncağı da “Türban”, bakalım kimin elinde kalacak, kim küsecek ortalığı karıştıracak, kim “Oyun dışı kalma” cezasına çarptırılacak mahalleli tarafından…
21 OCAK 2008