- Kategori
- Gündelik Yaşam
Öz
Sanırım ben her şeyi hayal kurarak mahvettim…
Kurdukça kusursuzlaştı beynimde hayata dair şablonlar ve yaşadıkça çoğaldılar. Ben bu şablonlar bana bir ömür yeter, bunlarla bir hayat kurarım diyordum ama…
Bir gün kala kaldım; elimde bir türlü yaşama uyduramadığım şablonlar…
Hayallerimden vazgeçtiğim gün, gerçeklerin peşinden koşmaya başladığım gündür. “Gerçekler acıdır” sözünün aslında ne kadar içi dolu, manen ne kadar yoğun bir cümle olduğunu anlamam da gerçeklerle gerçekten yüzleşmemle olmuştur. Ne kadar zormuş gerçeği hazmetmek, nasıl bir cesaret işiymiş gerçekle yaşamak. Öze yolculukmuş aslında, gerçek peşinde koşmak.
İşe kendi kendime düşünerek başladım. Düşünmeye de kendimden başladım. Benim ruhum bedenimin içinde hapsedilmemişti bunu gördüm ilk olarak. Sonra anladım ki, ben dünyayı diğerlerinden farklı algılıyorum. Benim duvarlarım yok, engeller yok özüme, algıladığımız dünyada ben bir “öz” olarak var oluyorum ve olabiliyorum. Benim dünyamda politik doğrulara yer yok, sadece doğrular ve salt gerçeklik var. Beni sorgulayanlar gerçekle yüzleşmeyi de göze almalılar. Ben gerçeği saklayacak ya da deforme edecek kadar korkak değilim, ben yalan söylemeyecek kadar özgürüm. Kavramlarımın arasında içi boş olanı yok hiç; “özgürlüğüm” özgürlük, “saygım” saygı, “sevgim” sevgi en önemlisi benim gerçeğim “gerçek”.
Kendimi ve özümü keşfedince çok yalnız hissettim kendimi. Öyle bir duygu ki… Düşünsenize bir sabah uyanıyorsunuz ve bugüne kadar algıladığınız dünya bir göz yanılgısından ibaretmiş. Aslında yapayalnız, bir başınıza duruyormuşsunuz orta yerde.
Geçmişe dönüp bakıyorum, kötü bir kabus gibi her şey. Kendim gibi algılamışım her şeyi ve herkesi. Düşünsenize, bir poker masasına oturtuyorlar sizi ve diyorlar ki bu masada kartlar açık oynanır. Bakıyorsunuz kartlar gerçekten açık, sizde açıyorsunuz. Ama sizin kartlarınızda bir tuhaflık var, tek taraflı sizin kartlarınız, oysa onlarınki iki yüzlü, hep kendilerine sakladıkları numaraları, renkleri var. Sizin renginiz hep beyaz.
Ne oluyor biliyor musunuz sonra? Ayağa kalkıyorsunuz ve masaya yumruğunuzu vurup bağırmaya başlıyorsunuz; yalansınız, gerçek olamayacak kadar korkaksınız hayata ve hayattakilere karşı, yaptığınızın, düşündüğünüzün ve “öz’ünüzün” arkasında duramayacak kadar korkaksınız. Ruhunuzu hapsettiğiniz sefil bedeninizden çıkartıp gösteremeyecek kadar korkaksınız. Sahtesiniz en aşağılığından, en ucuz tarafından, sahte…
Bir aydınlanma başlıyor sonra, derin bir uykudan uyanır gibi bulanıklık yavaş, yavaş dağılıyor. Hep böyleydi diyorsunuz, inandığım her şey yalandı, her şey görsel bir yanılsamaydı. Kurduğum tüm hayaller imkansız, inandığım tüm değerler sahte, güvendiğim tüm ruhlar tutsak. Bu hayatın da iki yüzü var, görünen yüzü ve saklanan numaraları, renkleri. Ne kadar aptalmışım, ne kadar aldanmışım…
Sonra dinginlik başlıyor, farkına varıyorsunuz aslında ne kadar cesaretli olduğunuzun, gerçek olmaya ne kadar muktedir olduğunuzun. Başka şansları yoktu diyorsunuz kendi kendinize. “Hayatta taklit edilemeyecek tek şeyin cesaret olduğunu” hatırlıyorsunuz. Sorun burada işte diyorsunuz, taklit edebilseler görünmez olacaklar ama cesareti taklit edimiyorlar. O yüzden görüyorum sahte yüzlerini, duvarlarının ardını ve hapishanelerinin içindeki ruhlarını.
Görsel yanılsamadan ibaret geçmişinizi bir kalemde silip atıyorsunuz, sanki yeniden doğuyorsunuz. Artık geçmişe dönmek tatlı bir huzur vermiyor size, biliyorsunuz çünkü sahteydi her anı dediğiniz an. İşte o gün yüzünüzü geleceğe çeviriyorsunuz, geçmiş ulaşılmazda olsa önünüzde istediğiniz gibi şekillendirecek gerçek bir geleceğiniz var. Hayata karşı tek atımlık bir kurşun, battığınız bataktan sizi çıkaracak, tutunacak son dal. Artık hayal de yok, şablonda, sadece siz ve hayat, bu kazanmak zorunda olduğunuz bir savaş…
Bugün ne yapın biliyor musunuz? Gerçekle yüzleşin, tabii cesaretiniz varsa.
NOT: Gerçeklere yalnızca doğru soruları sorarak ulaşabilirsiniz.
Gencay Kahraman