​ Sarı'nın yeri... / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Aralık '16

 
Kategori
Öykü
 

Sarı'nın yeri...

Yağmur öyle hızlı yağıyordu ki meyhanenin içine girdiğinde bile güvende olduğuna inanamadı bir süre. Yediği sudan ağırlaşmış paltosunu çıkardı,  muşambası ters dönmüş şemsiyesini güç bela kapatıp bir köşeye fırlattı. İçeridekilerin ıslak kıyafetleri sobanın başında buharlaşıp dururken ‘pamuk tarlasında yangın çıkmış’ gibi bir koku yayılmıştı zaten daracık bir mekan olan Sarı’nın yerinde. Biraz oturunca burnu o kokuya da alışacaktı haliyle. 6 masalık meyhanenin tek garsonu Mehmet pek de sevecen karşılamadı bu ‘veresiyeci’ yeni misafiri. Zorla bir ‘hoş geldin abi’ deyip köşedeki boş kalan ‘sap’ masasını gösterdi. Sanki yüz bin seçenek varmış gibi de ‘ne getiriverem Yücel abi’ diye ekledi.

Adamımız Yücel paralıydı bugün. Yıllardır sülalece uğraştıkları bi tapu davasından haklılıkları kanıtlanmış, on gün içinde satıp bölüşüvermişlerdi bile Döşemealtı’ndaki arsayı. Önce tavırlarıyla bi el ense çekip şu ‘artist’ garsona haddini bildirecekti. Yüzüne eski, paralı günlerinden kalma bir ifade takındı; ‘Valla Memo çiğ et gibi ıslandım, sen beni o buz gibi duvar dibine oturtma, evvela sobaya yakın bir yer ayarla, bi ellilik rakıyla yoğurt moğurt getir, sonra getirip götüreceklerine bakarız’.

Ortaokuldan beri kendisine ilk kez ‘Memo’ denince bizim Erzincanlı Mehmet hafif irkildiyse de ekmekçiliğini bozmadı, hızlı hızlı tek boş masayı sobanın yakınına çekti, dolaptan rakıyı, içinde semiz otu bulunan yoğurdu, suyu – buzu yarım dakikada hazırlayıverdi. Afiyet olsun falan demeden de az evvel unuttuğu bir şeyi yeni hatırlamış gibi mutfağa doğru gitti.

Meyhanenin sahibi Sarı Ahmet beliriverdi mutfaktan. Elinde içi hamsi, domates, biber dolu bi sac vardı. Tıss – toss ettirerek koydu odun sobasının üstüne. Çocukluğunda ‘sarı pipi’, askerliğinde ‘sarı devre’, köyünde ‘sarağmat’, emekli olana kadar kazan kazan yemeklerle yıllarını verdiği İl Özel İdaresi mutfağında ‘Sarı usta’ olunca insan açtığı meyhanenin kapısının üzerine de ‘Sarı’nın Yeri’ diye yazdırıveriyordu demek. Esasen sarı da değil turuncu saçlı, kırmızı çilli değişik bir âdemoğluydu meyhaneci Ahmet abi.

Yücel, Sarı’yı görünce eliyle gömleğinin içindeki kabarıklığı çaktırmadan bi yokladı. Bin lira vardı orada. Ta özel idareden tanıdığı sarı arkadaşına belki altı aylık meyhane borcuydu bu. Ayakları alışık olduğu halde utanıp sıkılmış bir aydan fazladır da gelemiyordu buraya. Sarı da garson Mehmet gibi çok sıcak davranmadı Yücel’e  biraz da sobanın üzerine koyduğu hamsiye yakın olmak için ilişiverdi masasına, peşinden Mehmet kadehini getirdi Sarı’nın.

Halini hatırını sormadan ‘Hadi bakalım sağlığına Yücel’ dedi sarı.

Yücel’in eli yine gömleğinin içine gitti. Bir an parayı ‘zırt’ diye çıkarmaya tereddüt etti. Soğuk bi sesle ‘senin de sağlığına’ diye yanıtladı eski arkadaşını.

‘Görünmüyorsun ne zamandır, n’aptın emeklilik işini? Ne dediler sigortadan?’

Üst perdeden akıl verir gibi soruyordu bunları.

‘Yaşımda sorun yokmuş olur dediler, askerlikten borcum varmış, halledeceğiz onu inşallah’ Bir meze arar gibi bakındı otlu yoğurtla, rakıdan başka bi şey olmayan masasına. Sarı’nın anlayıp ‘ne yersin?’ diye sorması gerekirdi belki O da oralı olmadı pek.

‘İşler .ok gibi Yücel biraderim. Maliyesi, belediyesi, kirası, rakıcısı, biracısı şucusu, bucusu… Eşek gibi çalıştığım da cabası. Allah seni inandırsın şurayı kapatıp aşçılığa başlasam en azından cebime bir maaş girecek’

Hamsi kokmaya başlamıştı yavaş yavaş. Yücel ‘senin durumun iyi, çocuklarının eli ekmek tutuyor’ falan diyecek gibi oldu sonra içine attı sözünü.

Herkes kendi derdini en büyüğü sanır karşıdakini de vezir gibi görürdü, biraz biti kanlanan ‘vezir oldum’ der kendinden başka herkesi rezil sanırdı. Rezillerle vezirler yer değiştirirken arada akan şeyin adı mıydı hayat denilen hadise? Öyleydi belki de artık kimin üstüne binerse o çekecekti yükü, Dünyanın halısı, kilimi, çulu, çapıtı buydu. Semiz otlu yoğurdundan bi çatal daha alırken eski arkadaşı Sarı Ahmet yine aldı sazı.

‘Yücel biraderim senin de bayağı bir bakiye birikti burada. Yani üstünü çizivereyim olmasa da olur diyeceğim ama dükkanı döndüremiyorum. Sonra hizmetim aksıyor müşteriye, adam onu soruyor yok! Bari bunu getir o da yok! Canına yandığım, ebesini bilmemne ettiğimin işi bu yaşımda… ’

Yücel tam parayı çıkarıyordu ki ‘ebesini bilmemne ettiğimin’ lafına takılıp kaldı, dinlemedi daha gerisini… Kendisine mi demişti? Sarı böyle ağzı bozuk bi adam da değildi oysa. Aşçı maşçı. O da emekli bi memurdu nihayetinde. Yoksa şu kayık kadar yerde millete ‘hoş geldin abi, beşgittin babam’ demekten yılıp terbiyesinden mi olmuştu… Yok canım işe - güce demişti galiba…Hani ‘ben böyle düzenin ebesini …’ der gibi…

Boş verdi bir an bunlara. Yarımlık rakının yarıdan fazlası bitmiş aç karna biraz da sarsmaya başlamıştı Yücel’i. Kafası iyiden iyiye rakıyla karışmadan bu oyunu bitirmeye karar verdi artık. Adam haklıydı zaten. Aslan gibi içmiş, aslan gibi hesaba yazdırmıştı şimdi de aslan gibi ödemek boynunun borcuydu. Parayı çıkarıp masanın üzerine koydu;

‘Biraz para geçti elime bugünlerde, sana da çok mahcubum ama valla kuşun kanadıyla mekanına uğradım Ahmetim’ dedi efendice. Az daha iki eski arkadaşın arasını bozacak olan ‘kara kedi’ şimdi mavi mavi yatıyordu masanın üzerinde. Erzincanlı Mehmet uzaktan izliyor hem de dinliyordu onları, Sarı döner dönmez göz göze geldi Mehmet’le.  

‘Oğlum o siyah defteri bi getiriver’ dedi. Hemen yeni anlamış gibi yapıp kaptı geldi kara kaplı defteri. Sarı Ahmet ustalıkla hesapladı kendi deyimiyle ‘bakiyeyi’.  ‘Hımm…Hımmm… diyordu arada, Yücel merakla bakıyordu… Sarı küçük bir kağıda aktardı oradan ne çıktıysa.

‘Biraderim 830… 800 versen kafi, bu akşam ki yarımlığın da benden olsun’

‘Ohh…’ dedi içinden Yücel. ‘Bin lirayı falan geçmedi demek ki…’  İki yüzü gömleğinin cebine geri koyup, kalanını verdi Sarı Ahmet’e. Cüzdanından bi de 20’lik çıkardı. ‘Bu da Mehmet kardeşimin’ dedi. Mehmet gülümseyerek aldı parayı.

Saat akşamın 9’una doğru yaklaşıyor olmalıydı, ahşap kapının yağmurdan şişmiş kanadı gıcırtıyla açıldı, bir udi öksürerek girdi Sarı’nın yerine. Mekan boştu ama saat de erkendi daha. Bu aralar sosyeteden bile gelen oluyordu böyle mekanlara ‘otantik motantik’ deyip yayılıyorlardı masalara. Sol köşede bi iskemlesi bir de sehpası vardı udinin. Bizim üçlüyü selamlayıp geçti oraya. Tellerinin pasına, akorduna falan bakmaya başladı.

Yücel abi kalktığında saat 22:00’yi bulmuştu. Sarı’nın yeri dolmuştu hemen hemen. Evli çitlerin, sevgililerin arasında bi başına oturmayı doğru bulmazdı pek. Erken gelir erken giderdi o yüzden. Kapıya kadar gelip Sarı’ya el sallamak için şöyle bi bakındı geriye. Udi dahil herkes kendi halinde ekmeğinin, ocağının peşindeydi. Pek gören olmadı salladığı eli. Paltosunu giyip kapının önüne çıktı, saçağın altından yağmura baktı, yürüyebilirdi artık sağanak öfkesini atmıştı. Yarı ayık -  yarı sarhoş evine doğru yol alırken ‘Bunu da atlattık Allah kimseyi utandırmasın’ diye mırıldandı hafiften. Park etmiş arabaların altından Mart kedilerinin sesleri geliyordu boyuna. Emeklilik işini düşüne düşüne koyuldu yola.

                                                                        Okan Ünver    

        

 
Toplam blog
: 104
: 489
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..