​ Sessiz sevgi / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Haziran '14

 
Kategori
Deneme
 

Sessiz sevgi

Sessiz sevgi
 

Aniden aklıma düştü, ne yazık, bende hiç resmi yoktu sanırım. Gerçi hiç bir zaman aklımdan çıkmamıştı ya, yine de çocuklarımın onu unutmaması için bir resmini edinmeli, evin görünür bir yerine koymalıydım. Onu özlüyor, onu arıyordum. Öleli kaç sene olmuştu, aradan ne kadar zaman geçmişti anılarımda tam olarak yer etmemiş. Ama onu o kadar çok anımsıyorum ki son günlerde, burnumun direği sızlıyor, gözlerim buğulanıyor,  içim kabarıyor. Onu özlemek çocukluğumu özlemek gibi bir şey doğrusu. Bir tür bencillik mi? Doğrusu değil, ama gerçekten arıyorum, içimi bir hüzün kaplıyor. 

      Ufak tefek, küçücük elli, konuşmadan bir çok şey anlatabilen duruşuyla sessiz, üzüntülü mü, sevinçli mi ayırdına varılmayan, beni büyüten sevgisini bir ömür boyu taşıyacağım, hiç evlenmemiş, yokluğu Erdek'teki evin anlamını azaltmış bir kadın; büyük halam. Aslında bir büyük ailede herkesin halasıydı o, büyük halası.  Kaç yaşında olduğu bir bakışta anlaşılmaz gibiydi.  Bir siyah tülbentin altında hiç görmediğim saçları aklaşmış mı idi , yoksa hala aynı renklerinde mi idi, daha doğrusu ne renk idiler bilemezdiniz. Doğuştan bir şekil bozukluğunun etkisindeki küçük bedeni, yüzünde ve anlında senelerin mi, yoksa kederin mi derinleştirdiği belli olmayan çizgileri, bir kör talihi o istemese de anlatır gibiydiler. Balkan dağlarının duru gök mavisini yansıtan gözleri öyle hep uzaktan, ama bir ana sıcaklığı ile olduğunca yakından öyle kırık, öyle sevecen bilinemez  ve kucaklayıcı bakar dururdu. Bir üst çene bozukluğunun üst dudağının altından öne fırlattığı dişleri görünmesin diye mi hemen hiç konuşmaz, hiç gülmezdi. Küçücük, uzun parmaklı, yalnız deriyle kaplanmış gibi duran mavi damarları belirgin ellerinin, bir koruyucu iyilik esintisi gibi üzerimde dolandığını hep duyumsardım. Küçücük ayaklarını içe içe basışıyla, hafiften yana kaykılan yürüyüşüyle küçük kamburunu bir kara kader gibi sırtında taşıdı durdu yıllarca. Ayaklarını altına toplayıp oturuşunu, sofranın bir köşesinde rahatsız etmekten çekinir gibi yemek yiyişini, sabahları kimseyi uyandırmamak için odunluğa inen merdivenlerde gizlenip kesik kesik öksürüşünü içim sızlayarak uzaktan izlerdim. 

      Beni çok severdi ya hiç belli etmezdi. Bilirdim. Bunu başkalarına söylerdi. Ben de onu tarifsiz sever ve söylemezdim kimseye. Kim bilir, belki de yaşamın benzer türlü yaraladığı iki insanın olağan bir sevgiden konu açmalarına ihtiyaç yoktu da ondan. Böylece aramızda bir sessiz sevgi ilk çocukluk günlerimden ileri yaşlarıma kadar öylece büyüyüp gitti. 

      Duruşundan, dudaklarının kıvrımından kalkıp gelip duru, derin, uzak cam göbeği mavisi gözlerine oturan bir hüzün içimi isyanla doldururdu. Onun bir gün olsun isyan ettiğini hiç görmedim. Küçücük terlikleri kapının eşiğindeyse, yaz kış üzerinden çıkarmadığı siyahı atmış mantosunu giymiş birşeyler almak için dışarı çıkmış demekti. Zaten bunun dışında hiç çıkmazdı dışarıya. Kendi kaderine kapalı, kendi yazgısına hapsedilmiş beklentisiz bir ömür,  gözlerindeki hüzün gölgelerini koyulaştırarak akar giderdi.

      Yıllar sonra bir gün. doktor olmuştum; bana kıvrılıp kalmış ilk bebeklik patiğimi, kır çiçekleri işlemeli bir mendile sarılmış sarı saçlarımdan kesilmiş ilk bukleleri,  çocukluğumun yaramazlık günlerinden kalmış sapanımı vermişti, bana yıllardır içinde taşıdığı sevgisini vermişti. O hayatımın uzunca bir bölümünün üzerinden nereden estiği belirlenemeyen iğde kokuları taşıyan bir bahar esintisi gibi, bir iyilik, bir anlatılamaz sevgi gibi geçti gitti. Mutlu oldu mu, hiç sevdi mi, ne istedi ne buldu kimseler bilemedi. Bilemezdi de zaten, ulaşılamaz bir alemin insanıydı o. Bir hüzün bulutu gibi, akşam esintisine kapılmış ak bir kuş tüyü gibi salına, döne, kah uzaklaşıp kah yakınlaşarak kaydı gitti bu yaşamdan. Çoğunun yaşamında küçücük bedeni gibi, incitmemek istermiş gibi fazladan bir yer kaplamamıştı zaten, yokluğu da öyle oldu. Sessiz ve kavruk. Benim yaşamımdaki yeri doldurulamazdı, yokluğu da öyle oldu; doldurulamaz...

      Nasıl edindiğini bilmediğim küçük bir zeytinliği vardı. Hep bana bırakacağını söylerdi. O zeytin ağacı gibiydi, küçük, kavruk, alçakgönüllü;  ama ulu, ama kutsal. Ne zaman zeytin ağacı görsem aklıma hep o düşüyor. Zeytin ağaçlarını çok seviyorum,  bana onu hatırlatıyorlar. Çok seviyorum onu; hala burnumun direği sızlıyor.

      Unutamıyorum... 

 

                                                                                                                           Akın YAZICI

 

 

      

 
Toplam blog
: 190
: 391
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..