- Kategori
- Öykü
Uçurtma

Daha sabah gözünü açar açmaz anlayamadığı bir neşe vardı içinde. Yatağından doğrulup yatağının kenarından ayaklarını yere uzattı. Terlikleri yatarken çıkarıldıkları yerdeydiler. Pencere pervazında kediler yan yana dizilmiş güneşin ışıklarını tüylerinin arasından bedenlerine çekiyorlardı. Onun uyandığını gören Saki miyavladı, gülümser gibiydi ona sanki. Yüzünden kocaman bir içtenlikle sevgi gönderdi Saki’ye.
Yıllar önce bahçelerinde eşiyle birlikte kurdukları bir çilingir sofrasına gelen minik davetsiz bir kediydi Saki. Eşi Leyla ‘hah bir Saki eksikti, o da geldi deyince’ minik kedinin adı Saki kalmıştı o günden sonra. Sakinin kalbindeki yeri eşinden sonra gelirdi elbet ama Sakiyi çok severdi eşimden hatıra diye. Saki sanki evde bir boşluğu varlığıyla doldurduğu bilir Fikret Beyin kucağına en olmayacak halleriyle yatardı. Kahvaltı masasını hazırladı elleriyle, çayını yudumlamaya fırsat vermedi dışarıdaki kediler. Hoşnutsuz miyavlamalarına dayanamadı Fikret Bey. Kalktı geniş bir tepsinin içine ekmekleri elleriyle küçük-küçük böldü, üzerlerine sütü gezdirdi. Kapıyı açtığında önüne dizilmişti bütün kediler hatta bazıları ayaklarının üzerine doğrulacak kadar şaklabanlık yapmaya çalışıyorlardı. Yere koydu tepsiyi, kapının hemen yanından eksik etmediği yaşlı tahta sandalyeye oturdu kedilerini izlemeye başladı gülümseyerek. Orada ne kadar oturduğunu unutmuş olmanın tedirginliği ile kalkıp kahvaltı masasına koştu. Kahvaltısını yaparken odayı gözleri ile süzüyor her köşesinde canlanan hatıraları ruhunda duyumsuyordu. Gözleri televizyon sehpasının hemen yanında duvara dayalı duran uçurtma parçalarına takıldı sonra. Birkaç yıl önce Leyla ile bir çılgınlık yapalım hadi uçurtma uçuralım sözlerinin ardından alınıp eve getirilmiş ama eşinin rahatsızlanması sebebiyle o günden beri orada kalakalmışlardı. Buğulanmıştı gözleri, takılıp kalmışlardı uçurtma parçalarına.
Kahvaltıdan sonra bahçedeki masaya uçurtma parçalarını sırası ile yaydı. Eksik bir parça yoktu işte. Evet, ip orada, ince çıtalar hazır, naylon kaplıkta orada işte en önemlisi bant; o da orada işte. Farkında olmadan çıtaları birleştiriyor, uçlarına ilmek atıyor sonra naylon kaplığı iskelete yerleştiriyordu. En son kuyruk kaldı, farklı renklerdeki kaplıklardan küçücük parçaları bir ipin üzerine bağlayarak noktaladı işini. Biraz ara verip yaptıklarına göz gezdirdi. En önemlisi uçurtmanın dengesi dedi kendine, ağzından farkında olmadan;
-Ya hu baba nasıl yapıyorduk bu uçurtmanın dengesini?
Tahta masanın üzerine yığıldı kaldı başı sonra. Ağlıyordu, ağlamasına ara vermeden hem de. Babası uzun yıllar önce ayrılmıştı hayattan, her söz açıldığında hep söylerdi ‘ona doyamadım’ diye. Kedileri etrafında bir çember oluşturmuş miyavlıyorlardı. Saki ayaklarının hemen dibinden uzanıp bacağına tırnaklarını geçirinceye kadar sürdü ağlaması.
-Tamam, Saki tamam; geçti.
Uçurtmanın dengesini ayarlayıp kuyruğunu taktı, birkaç ev yukarıdaki tepeye gözlerini dikip.
-Rüzgârını eksik etme geliyoruz.
Bahçe kapısından sokağa çıktı elinde uçurtmayla. Mahalleli kadınlar köşe başlarına kümelenmiş ona bakarken ‘yine sıyırdı bu’ diyorlardı. Hatta biri takıldı Fikret Beye,
-Kuyruğu kısa mı ne bunun Fikret Bey?
-Yok-yok tam kıvamında, seyredin aşağıdan nasıl uçtuğunu hele.
Tepenin yamacına gelince gözleri ışıldadı Fikret Beyin, rüzgâr nasıl da güzel esiyordu. Hemen uçurtmayı çıkartıp yavaş-yavaş salıverdi ipini. Çocukluğundaki haş haş tarlalarında salınan haş haş kelleri aklına geldi birden. Rüzgâr salladıkça nasıl da güzel bir ahenkle ses verirlerdi doğaya. Sonra derin bir nefes aldı avuçlarında kavrulmuş haş haş taneleri varmış gibi.
-Huzur ne tatlı bir kadınsın sen öyle, yanımdan hiç gitmesen bir de ya.
Uçurtma gökyüzünde nazlı bir gelincik gibi salına-salına uçuyor, kuyruğu sanki onu kovalıyor o durmadan çeşitli numaralar yapıp kaçıyordu. Işıl ışıldı gözleri, çocukluğundan kalma bir şirin bir gülümseme yüzüne yerleşmişti. Birden,
-Gördün mü Leyla Gördün mü, nasıl da uçuyor. Görüyor musun nasıl uçtuğunu bak?
Sonra ayakta dikildiği yerde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
-Sen görüyorsun biliyorum, sen görüyorsun biliyorum!
Uçurtmayı gökyüzünde görüp tepenin başına kadar koşan mahallenin küçük çocukları onun ağladığını fark edince yerlerinde kalakaldılar. Sonra korkarak mahalle arasında kümelenen kadınlara anlattılar Fikret Beyin durumunu. Kadınlardan biri,
-Dedim ben size adam kafayı sıyırdı artık, çocuklar uzak durun bu deliden!
Karanlık bastırıncaya kadar uçurtmayı seyretti Fikret Bey, uçurtmayı toplamaya gönlü elvermiyordu. Sonra uçurtmayı olduğu yere bağlamak geldi aklına. Sabaha kadar uçsun, sabah ilk iş buraya çıkar tekrar çıkar devam ederim dedi içinden. İpi toplayıp sardığı çomağı toprağa bir taş yardımı ile çaktı, evinin yolunu tutarken gökyüzüne bakıp gülümsüyordu.
Sabah ilk iş pencereye koştu Fikret Bey, uçurtma uçuyordu halâ nazlı nazlı. Hemen üzerini değiştirip tepeye koştu, kedilerine yemek vermeyi bile unutmuştu. Tepeye gelince uçurtmanın ipinin bir çocuğun elinde olduğunu gördü. Yanına kadar gitti.
-Uçurtma güzelmiş ha?
-Evet, ama delinin biri onu buraya kazıklayıp gitmiş.
-Kim söyledi uçurtmanın sahibinin deli olduğunu?
-Şuradaki mahalledeki kadınlar ve çocuklar, adam kafayı sıyırmış öyle diyorlar. Bana sakın gitme seni döver dediler ama uçurtma yapmasını bir adam hiç çocukları döver mi, demi?
-Haklısın oğlum, uçurtma yapmasını bilen adamlar çocukları dövmez. Hadi rüzgârın bol olsun oğlum…
Uçurtma yapmasını bilip, uçurtma yapmasını çocuklarına öğreten babalara: ‘Selam olsun sizlere, rüzgârınız çocuklarınızın gönlünce olsun’
Mehmet ÖZCAN